Translate

20 Temmuz 2017 Perşembe

Üzerlik ya da Nazar Otu



İlginç özellikleri bulunan Üzerlik otu, nam-ı diğer nazar otundan arkeologlar eski yerleşim yeri kalıntılarını bulmak için faydalanırlarmış. Çünkü bu bitki fosforik asit bakımından zengin toprakları tercih eder. Fosforik asit ise insan yerleşimlerinin olduğu yerlerde bulunur. Bildiğiniz gibi insan vücudunda en fazla bulunan elementlerdendir fosfor. Bu açıdan höyüklerin, harabelerin hatta mezarlıkların olduğu yerlerde yetişir bu bitki.




Kadim tarihte, üzerlik otunun yakılması eşliğinde yapılan ayinlerin, insanı ruhsal açıdan arındırdığına inanılırdı. Günümüzde Üzerlik otu gerek yakılarak, gerekse kaynatılıp solunarak bir takım şifa özellikleri aranmaktadır. Eski şamanların, Üzerlik otunu yakarak dumanını solumalarının nedeninin, üzerlik dumanının Dimetiltriptamin (DMT) adlı bir hormonu arttırıcı özelliklerinin olması ve bu hormonun Sodyum  Fluoridin denen beyin için zararlı bir bileşiği dengelemesi ile yaşanan rahatlamadan kaynaklandığı düşünülmüştür. Eski inanışlarda bu otun insanın üçüncü gözünü açtığı ve şamanları transa geçirdiğine inanılmıştır. Üzerlik tohumu tütsüsü kişileri ve mekanları negatif enerjilerden arındıran bir psişik etkiye sahiptir, ama Adaçayı arasındaki fark, üzerlik tohumunun daha sert enerjilerle mücadele edebilme gücüdür. Bu sert enerjilerin, metafizik varlıkların yaydığı frekanslar olduğunu düşünenler vardır.

Peki Ada çayı Yakmak ne işe yarar? Genellikle evde yapılan bu işlem, evdeki negatif enerjinin ortamdan gönderilmesini sağlar. Adaçayı tütsüsü binlerce yıldır birçok ülke ve dinde kullanılmaktadır. İnsanı sakinleştiren bir etkisi vardır.

Ben evde sık, sık adaçayı yakarım. O gün üstümde bir ağırlık varsa, ya da enerjisini sevmediğim insanlar eve gelip gittiyse adaçayı yakarım. Hatta üstüne bir tutam üzerlik otu ve çörek otu serpiştiririm. Bu iş için eski bir tavam var, tohum ve yaprakları tavaya serpiştirip, ocağı yakıyorum; bir süre sonra da tütmeye başlıyor zaten. Tütmeye başladıktan sonra tavayı bütün evde de gezdirebilirsiniz. Kokusu bütün eve yayıldığı için ben bunu yapmıyorum. Deneyin bence.
Sevgi ve sağlıcakla kalın 😊
Tülay Okcu







7 Temmuz 2017 Cuma

Bağırsaklara neden ikinci beyin deniyor?


Bağırsaklar ile insan beyni arasında , başka hiç bir organda olmayan bir bağlantı var. İkinci beyin olarak nitelendirilen bağırsaklar, yediğiniz içtiğinize bağlı olarak duygu durumunu etkileyebiliyor. Ya da ruh haliniz de aynı şekilde bağırsaklarınızı.İnsanlık bunu hep sezmiştir… Hislerin makamı vücudun tam merkezindedir… Orada,midede, heyecandan “kelebekler uçuşur”, öfke mideye “vurur”.

Artık, bilim dünyası da bunu doğruluyor ve karın bölgesi, mükemmel sindirim sistemi, tiksindirici içeriği ile araştırmaların ilgi odağı oluyor.Bilim ve toplum tarafından tabu Kabul edilen ve çirkin görülen bağırsaklar, yüz milyonlarca sinir hücresi tarafından çevrilmiş olup omurgadan daha fazla nörona sahiptir. Nöro bilimcilerin keşfine göre, bu “ikinci beyin” neredeyse kafadaki beynin bir ikizi; hücre tipi, etken maddeleri ve reseptörleri ile kafadaki beynin birebir aynısıdır.
Bağırsaklar vücudun en büyük organıdır ve savunma hücrelerinin % 70’i burada bulunur. Bağırsaklarda bulunan savunma hücrelerinin büyük bir bölümünün bağırsak beyin ile beyine doğrudan bağlantısı vardır. Hücreleri iyi ve kötü diye ayırt etmeyi öğrenirler, bu öğrenilen bilgi hafızalarına kaydedilir ve gerektiği anda yine etkinleştirilir. Bu işlemlerin çoğu, birinci beyinden tamamen bağımsız çalışır. Vücuda zehir girdiği zaman bağırsaktaki ikinci beyin tehlikeyi ‘ilk’ olarak “hisseder” ve kafadaki birinci beyine tehlike sinyalleri gönderir, çünkü tehlike anında kafadaki beyin hazır olmalı, kişi midesinin ne durumda olduğunun bilincinde olup plana göre davranmalı, kusma, kramp ve ishal şeklinde tepki vermelidir.
Her iki beyin arasında, hücre biyolojisi bakımından hayret verici bir benzerlik vardır. Kafatasındaki birinci beyin gibi bağırsaklarda yer alan ikinci beyin de hassas bir idare merkezidir. İkinci beyin, düşünce organımız olan birinci beynimiz ve psikolojik durumumuza etki eden Dopamine, opiat gibi psiko-aktif maddelerin kaynağıdır. Mutluluk hormonu olarak bilinen Serotonin'in % 95'i bağırsaklarda, %5'i beyinde yapılıyor.
Bağırsakların anatomik kıvrımlı yapısı bile beyindeki kıvrımları çağrıştırmaktadır. Bu uzun mesafe boyunca, bağırsaklarda emilimi yapılan besinlerin sevkini mümkün kılmak için birkaç durdurucu ve hareket ettirici sinyallerle ardı ardına uyarım yapılıyor.
İkinci beyin, oldukça duyarlı ve son derece hassas bir dengeden sorumludur. Durdurucu sistem fazla aktif olursa, bağırsaklar o kadar gevşer ki, bağırsak felç olur, bunun sonucunda kabızlık meydana gelir. Eğer hareket ettirici sistem çok fazla aktif olursa, sevkiyat çok çabuk gerçekleşir ve ishal meydana gelir.
Bağırsak beyin yöneticidir de… Kendi sensörlerinden gelen dataları kendisi değerlendirir, işleme koyar, bir takım reaksiyonları kontrol eder, komşu organlara emir verir, enfeksiyonlara karşı savunma ve kas çalışmasını koordine eder. Çok çabuk karar vermek zorundadır ve depolanmış bilgilere ulaşabilir. Organize bir şekilde çalışır. Farklı durumlarda gereken reaksiyonları gösterebilir. İkinci beyinde işbirlikçi (kooperatif) bir sinir sistemi için gereken her şey vardır. Çok az bilgi, beyin tarafından bağırsaklara gönderilir. 

Nöro bilimci doktor Michael Gershon; ‘‘Bağırsak beyin kendi “nöronlarını” geliştiriyor. Kısa zaman önce bilim adamları bağırsaktan beyine giden sinir hatlarının, beyinden karına gidenlerden çok daha fazla olduğunu, öyle ki, bu bağlantıların %90 ının aşağıdan yukarı doğru (bağırsak beyinden-kafa beyine) gittiğini buldular. Peki bu neden böyle? Çünkü o yöndeki bağlantılar çok daha önemlidir. Bağırsaktan gelen sinyaller her yerde mevcuttur, fakat biz bunları bilinçli olarak algılayamıyoruz. Ancak bulantı, kusma veya ağrı gibi alarm işaretleri ile farkına varabiliyoruz. Ama bütün bubilinçaltı, bağırsaklardan kafadaki beyne gönderilen sinyaller organik manalarla yüklüdür.

 Birinci ve ikinci beyni aşağıdan yukarı doğru bağlayan kapsamlı sinir ağında, hayret uyandırırcasına, “karın hissi” ve “sezgisi” görülüp bunun, birinci beynin biyolojik ikizi olarak tanımlanmasıyla artık hiçbir meslektaşı Nöro-Gastroentolog ve Fizyoloji profesörü Emeran Mayer’in görüşünü hafife almıyor. Bu durum, birbirine sıkıca bağlı iki beynin etkileşmesinden doğuyor. Araştırmacılar sonuç olarak kafadaki beyinde, bağırsak beyinden yukarı, kafa beyine doğru yollanan ve bütün mide-karın reaksiyonlarını ve datalarını toplayan bir “duygu-bellek- bankası”nın varlığından bahsediyorlar.

Mesela çok korkutucu olaylarda ortaya çıkanrahatsız edici hisler gibi… Fakat aynı zamanda sevinçli bekleyişlerde ortaya çıkan biyolojik şifreler, mesela aşık olunca “karında uçuşan kelebekler” gibi veya bazı insanlara bakınca ortaya çıkan şaşırtıcı reddetmeler gibi… Bir insan, başka bir olayda benzer bir durumda, bir karar vermek zorunda kalırsa, o zaman bu karar sadece entelektüel bir hesaba göre verilmiyor, her zaman bu muazzam kataloğunda biriktirilmiş duygu ve vücut reaksiyonları da bilinçaltından katılarak bu kararı şekillendiriliyor, yani buna “gut feelings ( karın hissiyatı)” denir.
Kafadaki Beyin Bağımsız Olarak Karar Verdiğini Zannediyor, Hâlbuki O,Bağırsak Beynin Onu Nasıl Yönlendirdiğini Fark Etmiyor Bile…Yani gün boyunca karın beyine hikâye anlatıyor. Ona duygusal profil yaratıyor. Yaşamın her dakikasında beyine bir “duygu yatağı” hazırlanıyor, geceleyin bütün bu sürekli bombardıman rüyaları bile şekillendiriyor.
Kaynak: Geo Dergisi Almanya ve Ntv sağlık
Sağlıcakla ve sevgiyle kalın
Tülay okcu


24 Haziran 2017 Cumartesi

Ağlamak Faydalı Mıdır ?

Gözyaşı temelde üçe ayrılıyor. Bunlardan birincisi devamlı olarak üretilen gözü nemlendiren ve koruyan bazal gözyaşı, ikincisi biyolojik olarak farklı olan gözün temizlenmesi için salgılanan refleks gözyaşı, üçüncüsü ve en ilginci mutlu, üzgün, acı içindeyken veya güçlü hislere kapıldığımız anlarda akan duygusal gözyaşıdır.

Bu gruplar Fisher’ın yaptığı mikroskobik çalışmalarda enteresan bir şekilde gözlenmiş.Yani gözyaşlarımız aslında yapısal olarak da gruplarına göre farklılıklar gösteriyor.


Ağlamak üzgün olduğumuz zamanlarda sıklıkla karşılaştığımız bir durumdur. Peki, neden duygulandığımız zamanlarda ağlıyoruz? Yapılan araştırmalar gösteriyor ki aslında üzgün olduğumuz için değil, üzgün olmayı atlatmak için ağlıyoruz.
Yapılan kimyasal analizlerde, duygusal gözyaşının içinde bulunan lösin enkefalin adlı maddenin doğal ağrı kesici rolünü üstlendiği belirlenmiş. Buna bağlı olarak da duygusal gözyaşı vücudumuzda  stres durumunda salgılanan kimyasalların seviyesini düşürerek stres seviyesini de dengelemiş oluyor. Ayrıca duygusal gözyaşının içinde serotonin (insanda mutluluk, canlılık ve zindelik hissi veren madde) ve prolaktin (süt üretimini düzenleyen hormon) gibi maddeler bulunduğu da biliniyor.
Ağlarken beynimizde neler oluyor?
Japonya’da 2008’de yapılan bir deneyde, insanlara acıklı bir film izletip duygulandıklarında beyinlerinin prefrontal medial korteksi (dış dünya ile ilgili algılar, dünya hakkındaki düşünceler, bedenin kendisindeki olaylar hakkında bilgisinin olduğu bölge) aktifleşmesinin arttığı, ağlamaya başladıklarında ise bunun üzerine keskin bir artış daha olduğu izlenmiş.
Şöyle bir bakacak olursak her olayda sistemli bir şekilde çalışan beynimizin duygulanıp ağladığımızda bile bundan ödün vermediğini muhteşem bir şekilde görüyoruz.

 Kaynak: nbeyin.com.tr

Sevgiyle ve Sağlıcakla kalın

Tülay Okcu

23 Haziran 2017 Cuma

Akıllı Telefonlar Ve Sosyal Medya Bağımlılığın Yarattığı Psikolojik Rahatsızlıklar

Akıllı telefonlar bedenimizin uzantısı haline gelmiş durumda, çoğumuz sabah gözümüzü açar açmaz ilk olarak sosyal medyaya bakarız. Ama gelişmelerden uzak kalmamak adına yapılan bu masum takipler sayesinde nur topu gibi yepyeni psikolojik rahatsızlıklar da gelişti. Bakalım bunlar nelermiş:

FOMO

İnternetteki gelişmeleri takip edememe, kaçırma korkusu. Belirtileri de şöyle: sürekli sayfa yenileme isteği, sosyal medya arkadaşların durumlarından haberdar olma isteğine karşı koyamama, sosyal medyada online olmadığı zamanlar kaygılı hissetmek, paylaşımlara yeteri beğeni gelmediğinde ruhsal çöküntü, arkadaş ve aile ortamında minimum seviyede diyaloglar. Sürekli internet üzerinden mesajlaşmak insanları sosyal hayattan uzaklaştırıyor. Uzmanlar bu gelişmeleri "Başparmak Nesli" olarak değerlendiriyor.

NOMOFOBİ

İngilizceden gelir: "No Mobile Phonia", yani cep telefonu yoluyla iletişimin kesilmesi kaygısı. Kişi telefondan haber alamamaktan korkar ve panikler. Bu paniğin yanında nefes darlığı, titreme, baş dönmesi olabilir. İnsanların yaklaşık 55% telefonu kaybetme veya batarya biterse ulaşılamaz haline gelme endişesi taşır.

SOSYAL MEDYA DEPRESYONU

Depresyon ve sosyal medya üzerine yapılan araştırmaya göre sık ve uzun süre boyunca sosyal medya kullanan kişilerin depresyona daha yatkın olduğu ortaya çıktı. Özellikle genç yetişkinlerde idealize edilmiş paylaşımlardan dolayı kıskançlık yaşanabiliyor. Maddi manevi yoksunluk hissedip, kendisinden başka herkesin daha mutlu olduğunu düşünebiliyor. Sosyal medya kullanımı internet bağımlılığını tetikleyebiliyor.

Sağlıcakla ve Sevgiyle kalın


Tülay Okcu

16 Haziran 2017 Cuma

Neden başkasının acısını, kendi acımız gibi hissederiz?

Neden film izlerken acı çeken bir çocuğun acısını paylaşırız, hüzünleniriz? Neden gözümüz önünde acı çeken bir hastanın yanında biz de o acıyı çekiyor gibi oluruz veya korku filmlerinde doğranan bir ceset gördüğümüzde adeta kendi bedenimiz kesiliyormuş gibi bir hisse kapılıp ürkeriz.. Veya eşler ne oluyor da eşinin canı sıkkın olduğunda bunu hemen algılayabiliyor ya da bir çocuk nasıl oluyor da babasında gördüğü kompleks bir davranışı kolayca taklit edebiliyor.


Tüm bu süreçlere cevap olacak şekilde İtalyada Parma Üniversitesi’nden Giovanni Rizzolatti, Vittorio Gallese ve ekibi 1996 yılında, makak maymununun beyninin ön lobunda ‘ayna nöron’ adını verdikleri değişik bir motor nöron hücresi keşfettiler..
Bu keşif insan davranışlarını anlamada çok önemli bir yere sahiptir. Yine bu keşfin ne kadar önemli olduğunu V.S.Ramachandran “Ayna nöronlar bilim dünyası için DNA’nın keşfinden daha önemli bir aşamadır” diyerek ifade etmiştir.
Bu keşifle insan psikolojisini ve davranışlarını anlayabilmek ve açıklayabilmek için nörobiyolojik temellerin ne kadar önemli olduğu bir kez daha anlaşılmış oldu.
Ayna nöronlar, temel olarak karşımızdakinin duygularını anlamaya, düşüncelerini ve davranışlarını kestirebilmeye, insanların kompleks davranışlarını taklit edebilmeye ve yorumlamaya yarayan özel nöronlardır. Ayrıca günlük hayatta kullandığımız empati kavramının nörobiyolojik tanımıdır diyebiliriz.
Bilim insanları beynimizin bazı olayları otomatik olarak fark ettiğini veya başkalarının davranışlarını taklit ettirdiğini biliyordu, fakat beynimizin bunu nasıl yaptığını ayna nöronlarının keşfiyle açıklamış oldular.
Kaslarımızı kullandığımızda yani herhangi bir hareket yaptığımızda beynimizde bulunan motor nöronların uyarıldığını biliyorduk ama ayna nöronlar bize başka bir gerçeği göstermiş oldu. Aslında o hareketi başka biri yaparken onu izlediğimizde de ayna nöronlar uyarılıyor. Örneğin, karşınızda acı çeken bir çocuk gördüğünüzde ayna nöronlar devreye girer ve siz sanki acı çekiyormuşsunuz gibi hisseder ve hüzünlenirsiniz. Bir arkadaşınız başarılı bir işe imza attığında siz de onun gibi sevinirsiniz ve sevincini paylaşırsınız.
İnsanların ne hissettiklerini anlayabilmek aslında onların davranışlarını izlememizde yatıyor. Bu noktada ayna nöronlar kişiler arası etkileşim ve iletişimimizde de önemli rol oynuyor. Empatik becerileri gelişmiş bireylerin toplumda daha kolay ve sağlıklı iletişim kurmasının temeli de yine ayna nöronlarından kaynaklanmaktadır.
Böylece ayna nöronlar insan davranışları ve psikolojisinden bir çok sosyal duruma kadar açıklık getirmiştir. Son derece önemli bir gelişme olarak tarihe geçmiştir.
Doç. Dr. Sinan Canan’ın tarif ettiği gibi hepimizin mutfağında bulunan malzemelerden yapılmış 1.4 kg ağırlığında evrendeki en karmaşık yapıyı anlamaya çalışıyoruz. Bu son derece kompleks yapı bizi hayret ettirmeye devam ediyor.
Hayret edin! Hayret yeteneğinizin kaybolmasına izin vermeyin. Evrendeki en büyük ziyanlardan biri de hayret yeteneğini kaybetmiş bir beyindir.
Kaynak: nbeyin.com.tr

Sevgi ve Sağlıcakla kalın
Tülay Okcu



10 Haziran 2017 Cumartesi

Öfkeli olmak neden hoşuma gidiyor?



Bir şeylere öfkelendiğimde bundan hoşlandığımı fark ettim. Sinirlendiğimde sakinleşmek istemiyorum. Kızmama neden olan şey ortadan kalktığında bile öfkem geçmiyor....
Öfke duygusuna yol açan pek çok sebep var. Öfkemizin altında yatan kırgınlık, suçluluk, güvensizlik, güçsüzlük ya da aldatılmışlık hissidir. Bazı durumlar karşısında öfkelenmek normal bir tepki iken kızgınlığınızın devam ettirmek sağlıklı değildir. Bu tutum depresyon da dahil olmak üzere pek çok psiklojik ve fiziksel rahatsızlığa sebep olur.
Öfke çok güçlü bir duygudur ve yüzleşmek ya da sorgulamak istemediğimiz birtakım hislerinizi bastırmanıza  yardım eder. Söz konusu olan duygusal boşluk olabilir. Bu durumda öfke kendinizi daha canlı hissetmenizi sağlar. İçinizdeki boşluğu doldurmanın tek yolu olarak öfkeyi görebilirsiniz. . Öfke, hissetmenizi ve bir şeyi tutkuyla istemenizi sağlar. Kendinizi motive etmek için acı duymaya gereksiniminiz vardır. Başkalarının sizi dinlemelerini ve saygı duymalarını sağlamanın tek yolu öfkelenmek olduğunu düşünüyorsunuz. Ancak sinirlendiğinizde ciddiye alındığınızı düşünüyorsunuzdur.


ÖFKENİN BAŞKA DUYGULARI MASKELEYİP MASKELEMEDİĞİNİ İNCELEYİN
Öfkelendiğiniz hangi olay veya durum bunu tetikliyor? Öfkelenmeden hemen önce ne hissettiğinizi tam olarak tespit edin. Öfke kırgınlığınızı, yetersizlik hissinizi, suçluluk duygusunu ya da endişelerinizi mi bastırıyor? Bunlar yüzleşmediğiniz duygulardır ve siz de öfkenizi bir savunma mekanizması olarak kullanarak bu duyguları bastırırsınız.
ÖFKENİN TEMELİNDE ENDİŞE VARDIR
Öfkelenmeniz için önce korkmanız gerekir. Korkunuzun kaynağını araştırın. Korkunuza yakından bakın ve tarafsız bir gözle inceleyin. Artık olumsuz duygularınızdan daha fazla kaçmayın; bunlarla dürüstçe yüzleşin. Öfkenizin kaynağını anladığınızda, üzerinizdeki etkisi ortadan kalkacaktır.
Heyecanı başka yollarda arayın. Önce dibe vurup, sonra dramatik bir şekilde durumu kurtarmak size etkileyici gelebilir. Bir kez daha düşünün. Yıllar boyunca, aslında kaçabileceğiniz durumlardan kaçmayarak gereksiz yere acı çektiniz.Gerçekten bu şekilde yaşamaya devam etmek istiyor musunuz? Başkalarının sizi dinlemesini sağlamanın yolu kaba saba davranmak değildir. Aslında herkes kaba güç gösterisinin korkaklık olduğunu bilir. Hiçbir şey, alçak sesle fakat kendinden emin bir şekilde söylenmiş sözler kadar etkili olamaz.
Güç, tutku ve cesareti örnek alın, öfkeyi değil. Saldırganlık ile iddialı olmak arasındaki farkın bilincine varın.

Kaynak: David J. Lieberman,  Anında Analiz

Sağlıcakla ve sevgiyle kalın
Tülay Okcu


9 Haziran 2017 Cuma

Kalsiyum eksikliğinin zaraları

Beden sağlığı açısından en önemli minerallerden biridir kalsiyum. Vücudumuzda bulunan kemik yapısının ve dişlerin sağlıklı bir şekilde ayakta kalmasını sağlar. Her birey kalsiyum gereksinimi karşılayacak derecede kalsiyum içeren besinler tüketmeye özen göstermelidir. Vücuda alınan kalsiyum öncelikle kemiklerde depolanır. Ve uzun süreli kalsiyum alınmaması durumunda, vücudumuz kemiklerde depoladığı kalsiyumdan kullanmaya başlar.

Bu durumun uzun süreli olması, kemiklerin güçsüzleşmesine ve vücudun olumsuz şekilde tepkimeler vermesine yol açar.
Kalsiyum eksikliğinin zararları, yaygın olarak bilindiği gibi sadece diş çürükleri ve kemiklerin kolay kırılması ile sınırlı değildir. Aynı zamanda yeterli miktarda kalsiyum ihtiyacı karşılanmadığında, kaslar üzerinde, sinir sistemi üzerinde ve kalbin düzenli çalışmasında olumsuz etkiler meydana getirebilir.
Kalsiyum eksikliğinin zararlarından bir diğeri ise kanın pıhtılaşmasında oynadığı büyük rolden vücudu mahrum bırakmasıdır.
Özellikle çocuklar için kalsiyum çok önemlidir. Çocuk gelişiminde kalsiyum ihtiyacının tamamıyla karşılanması gerekmektedir. Aynı şekilde gebe bayanlar ve bebekler içinde kalsiyum eksikliği zararlara yol açabilmektedir. Örneğin bebeklerde gelişim bozukluklarına neden olabilir.
Kalsiyum eksikliğinin zararları vücudumuzda hani hastalıklara yol açar? Başlangıçta kemik erimesi, eklem ağrıları, el ve ayaklarda ağrılar, uykusuzluk, sinirlilik, kalp çarpıntısı, yüksek tansiyon, depresyon gibi hastalıklara neden olmaktadır.

Kalsiyum eksikliğinin zararları olduğu gibi, kalsiyumun fazla alınmasının da zararları görülmektedir. Kemiklerde kireçlenme ve böbrek taşı gibi sağlık sorunları ortaya çıkabilmektedir.
En fazla kalsiyum içeren besinler süt ve süt ürünleridir. Buna bağlı olarak sebzelerde de kalsiyum bulunmaktadır. Fındık, fıstık, keçiboynuzu ve balıkta kalsiyum içeren besinler arasındadır.
Kalsiyum eksikliği belirtileri başladığında doktora başvurmanızda ve tedavi için destek almanızda büyük fayda vardır.
Kaynak:  saglik.zararlari.com
Sağlıcakla ve sevgiyle kalın
Tülay Okcu