Translate

24 Haziran 2017 Cumartesi

Ağlamak Faydalı Mıdır ?

Gözyaşı temelde üçe ayrılıyor. Bunlardan birincisi devamlı olarak üretilen gözü nemlendiren ve koruyan bazal gözyaşı, ikincisi biyolojik olarak farklı olan gözün temizlenmesi için salgılanan refleks gözyaşı, üçüncüsü ve en ilginci mutlu, üzgün, acı içindeyken veya güçlü hislere kapıldığımız anlarda akan duygusal gözyaşıdır.

Bu gruplar Fisher’ın yaptığı mikroskobik çalışmalarda enteresan bir şekilde gözlenmiş.Yani gözyaşlarımız aslında yapısal olarak da gruplarına göre farklılıklar gösteriyor.


Ağlamak üzgün olduğumuz zamanlarda sıklıkla karşılaştığımız bir durumdur. Peki, neden duygulandığımız zamanlarda ağlıyoruz? Yapılan araştırmalar gösteriyor ki aslında üzgün olduğumuz için değil, üzgün olmayı atlatmak için ağlıyoruz.
Yapılan kimyasal analizlerde, duygusal gözyaşının içinde bulunan lösin enkefalin adlı maddenin doğal ağrı kesici rolünü üstlendiği belirlenmiş. Buna bağlı olarak da duygusal gözyaşı vücudumuzda  stres durumunda salgılanan kimyasalların seviyesini düşürerek stres seviyesini de dengelemiş oluyor. Ayrıca duygusal gözyaşının içinde serotonin (insanda mutluluk, canlılık ve zindelik hissi veren madde) ve prolaktin (süt üretimini düzenleyen hormon) gibi maddeler bulunduğu da biliniyor.
Ağlarken beynimizde neler oluyor?
Japonya’da 2008’de yapılan bir deneyde, insanlara acıklı bir film izletip duygulandıklarında beyinlerinin prefrontal medial korteksi (dış dünya ile ilgili algılar, dünya hakkındaki düşünceler, bedenin kendisindeki olaylar hakkında bilgisinin olduğu bölge) aktifleşmesinin arttığı, ağlamaya başladıklarında ise bunun üzerine keskin bir artış daha olduğu izlenmiş.
Şöyle bir bakacak olursak her olayda sistemli bir şekilde çalışan beynimizin duygulanıp ağladığımızda bile bundan ödün vermediğini muhteşem bir şekilde görüyoruz.

 Kaynak: nbeyin.com.tr

Sevgiyle ve Sağlıcakla kalın

Tülay Okcu

23 Haziran 2017 Cuma

Akıllı Telefonlar Ve Sosyal Medya Bağımlılığın Yarattığı Psikolojik Rahatsızlıklar

Akıllı telefonlar bedenimizin uzantısı haline gelmiş durumda, çoğumuz sabah gözümüzü açar açmaz ilk olarak sosyal medyaya bakarız. Ama gelişmelerden uzak kalmamak adına yapılan bu masum takipler sayesinde nur topu gibi yepyeni psikolojik rahatsızlıklar da gelişti. Bakalım bunlar nelermiş:

FOMO

İnternetteki gelişmeleri takip edememe, kaçırma korkusu. Belirtileri de şöyle: sürekli sayfa yenileme isteği, sosyal medya arkadaşların durumlarından haberdar olma isteğine karşı koyamama, sosyal medyada online olmadığı zamanlar kaygılı hissetmek, paylaşımlara yeteri beğeni gelmediğinde ruhsal çöküntü, arkadaş ve aile ortamında minimum seviyede diyaloglar. Sürekli internet üzerinden mesajlaşmak insanları sosyal hayattan uzaklaştırıyor. Uzmanlar bu gelişmeleri "Başparmak Nesli" olarak değerlendiriyor.

NOMOFOBİ

İngilizceden gelir: "No Mobile Phonia", yani cep telefonu yoluyla iletişimin kesilmesi kaygısı. Kişi telefondan haber alamamaktan korkar ve panikler. Bu paniğin yanında nefes darlığı, titreme, baş dönmesi olabilir. İnsanların yaklaşık 55% telefonu kaybetme veya batarya biterse ulaşılamaz haline gelme endişesi taşır.

SOSYAL MEDYA DEPRESYONU

Depresyon ve sosyal medya üzerine yapılan araştırmaya göre sık ve uzun süre boyunca sosyal medya kullanan kişilerin depresyona daha yatkın olduğu ortaya çıktı. Özellikle genç yetişkinlerde idealize edilmiş paylaşımlardan dolayı kıskançlık yaşanabiliyor. Maddi manevi yoksunluk hissedip, kendisinden başka herkesin daha mutlu olduğunu düşünebiliyor. Sosyal medya kullanımı internet bağımlılığını tetikleyebiliyor.

Sağlıcakla ve Sevgiyle kalın


Tülay Okcu

16 Haziran 2017 Cuma

Neden başkasının acısını, kendi acımız gibi hissederiz?

Neden film izlerken acı çeken bir çocuğun acısını paylaşırız, hüzünleniriz? Neden gözümüz önünde acı çeken bir hastanın yanında biz de o acıyı çekiyor gibi oluruz veya korku filmlerinde doğranan bir ceset gördüğümüzde adeta kendi bedenimiz kesiliyormuş gibi bir hisse kapılıp ürkeriz.. Veya eşler ne oluyor da eşinin canı sıkkın olduğunda bunu hemen algılayabiliyor ya da bir çocuk nasıl oluyor da babasında gördüğü kompleks bir davranışı kolayca taklit edebiliyor.


Tüm bu süreçlere cevap olacak şekilde İtalyada Parma Üniversitesi’nden Giovanni Rizzolatti, Vittorio Gallese ve ekibi 1996 yılında, makak maymununun beyninin ön lobunda ‘ayna nöron’ adını verdikleri değişik bir motor nöron hücresi keşfettiler..
Bu keşif insan davranışlarını anlamada çok önemli bir yere sahiptir. Yine bu keşfin ne kadar önemli olduğunu V.S.Ramachandran “Ayna nöronlar bilim dünyası için DNA’nın keşfinden daha önemli bir aşamadır” diyerek ifade etmiştir.
Bu keşifle insan psikolojisini ve davranışlarını anlayabilmek ve açıklayabilmek için nörobiyolojik temellerin ne kadar önemli olduğu bir kez daha anlaşılmış oldu.
Ayna nöronlar, temel olarak karşımızdakinin duygularını anlamaya, düşüncelerini ve davranışlarını kestirebilmeye, insanların kompleks davranışlarını taklit edebilmeye ve yorumlamaya yarayan özel nöronlardır. Ayrıca günlük hayatta kullandığımız empati kavramının nörobiyolojik tanımıdır diyebiliriz.
Bilim insanları beynimizin bazı olayları otomatik olarak fark ettiğini veya başkalarının davranışlarını taklit ettirdiğini biliyordu, fakat beynimizin bunu nasıl yaptığını ayna nöronlarının keşfiyle açıklamış oldular.
Kaslarımızı kullandığımızda yani herhangi bir hareket yaptığımızda beynimizde bulunan motor nöronların uyarıldığını biliyorduk ama ayna nöronlar bize başka bir gerçeği göstermiş oldu. Aslında o hareketi başka biri yaparken onu izlediğimizde de ayna nöronlar uyarılıyor. Örneğin, karşınızda acı çeken bir çocuk gördüğünüzde ayna nöronlar devreye girer ve siz sanki acı çekiyormuşsunuz gibi hisseder ve hüzünlenirsiniz. Bir arkadaşınız başarılı bir işe imza attığında siz de onun gibi sevinirsiniz ve sevincini paylaşırsınız.
İnsanların ne hissettiklerini anlayabilmek aslında onların davranışlarını izlememizde yatıyor. Bu noktada ayna nöronlar kişiler arası etkileşim ve iletişimimizde de önemli rol oynuyor. Empatik becerileri gelişmiş bireylerin toplumda daha kolay ve sağlıklı iletişim kurmasının temeli de yine ayna nöronlarından kaynaklanmaktadır.
Böylece ayna nöronlar insan davranışları ve psikolojisinden bir çok sosyal duruma kadar açıklık getirmiştir. Son derece önemli bir gelişme olarak tarihe geçmiştir.
Doç. Dr. Sinan Canan’ın tarif ettiği gibi hepimizin mutfağında bulunan malzemelerden yapılmış 1.4 kg ağırlığında evrendeki en karmaşık yapıyı anlamaya çalışıyoruz. Bu son derece kompleks yapı bizi hayret ettirmeye devam ediyor.
Hayret edin! Hayret yeteneğinizin kaybolmasına izin vermeyin. Evrendeki en büyük ziyanlardan biri de hayret yeteneğini kaybetmiş bir beyindir.
Kaynak: nbeyin.com.tr

Sevgi ve Sağlıcakla kalın
Tülay Okcu



10 Haziran 2017 Cumartesi

Öfkeli olmak neden hoşuma gidiyor?



Bir şeylere öfkelendiğimde bundan hoşlandığımı fark ettim. Sinirlendiğimde sakinleşmek istemiyorum. Kızmama neden olan şey ortadan kalktığında bile öfkem geçmiyor....
Öfke duygusuna yol açan pek çok sebep var. Öfkemizin altında yatan kırgınlık, suçluluk, güvensizlik, güçsüzlük ya da aldatılmışlık hissidir. Bazı durumlar karşısında öfkelenmek normal bir tepki iken kızgınlığınızın devam ettirmek sağlıklı değildir. Bu tutum depresyon da dahil olmak üzere pek çok psiklojik ve fiziksel rahatsızlığa sebep olur.
Öfke çok güçlü bir duygudur ve yüzleşmek ya da sorgulamak istemediğimiz birtakım hislerinizi bastırmanıza  yardım eder. Söz konusu olan duygusal boşluk olabilir. Bu durumda öfke kendinizi daha canlı hissetmenizi sağlar. İçinizdeki boşluğu doldurmanın tek yolu olarak öfkeyi görebilirsiniz. . Öfke, hissetmenizi ve bir şeyi tutkuyla istemenizi sağlar. Kendinizi motive etmek için acı duymaya gereksiniminiz vardır. Başkalarının sizi dinlemelerini ve saygı duymalarını sağlamanın tek yolu öfkelenmek olduğunu düşünüyorsunuz. Ancak sinirlendiğinizde ciddiye alındığınızı düşünüyorsunuzdur.


ÖFKENİN BAŞKA DUYGULARI MASKELEYİP MASKELEMEDİĞİNİ İNCELEYİN
Öfkelendiğiniz hangi olay veya durum bunu tetikliyor? Öfkelenmeden hemen önce ne hissettiğinizi tam olarak tespit edin. Öfke kırgınlığınızı, yetersizlik hissinizi, suçluluk duygusunu ya da endişelerinizi mi bastırıyor? Bunlar yüzleşmediğiniz duygulardır ve siz de öfkenizi bir savunma mekanizması olarak kullanarak bu duyguları bastırırsınız.
ÖFKENİN TEMELİNDE ENDİŞE VARDIR
Öfkelenmeniz için önce korkmanız gerekir. Korkunuzun kaynağını araştırın. Korkunuza yakından bakın ve tarafsız bir gözle inceleyin. Artık olumsuz duygularınızdan daha fazla kaçmayın; bunlarla dürüstçe yüzleşin. Öfkenizin kaynağını anladığınızda, üzerinizdeki etkisi ortadan kalkacaktır.
Heyecanı başka yollarda arayın. Önce dibe vurup, sonra dramatik bir şekilde durumu kurtarmak size etkileyici gelebilir. Bir kez daha düşünün. Yıllar boyunca, aslında kaçabileceğiniz durumlardan kaçmayarak gereksiz yere acı çektiniz.Gerçekten bu şekilde yaşamaya devam etmek istiyor musunuz? Başkalarının sizi dinlemesini sağlamanın yolu kaba saba davranmak değildir. Aslında herkes kaba güç gösterisinin korkaklık olduğunu bilir. Hiçbir şey, alçak sesle fakat kendinden emin bir şekilde söylenmiş sözler kadar etkili olamaz.
Güç, tutku ve cesareti örnek alın, öfkeyi değil. Saldırganlık ile iddialı olmak arasındaki farkın bilincine varın.

Kaynak: David J. Lieberman,  Anında Analiz

Sağlıcakla ve sevgiyle kalın
Tülay Okcu


9 Haziran 2017 Cuma

Kalsiyum eksikliğinin zaraları

Beden sağlığı açısından en önemli minerallerden biridir kalsiyum. Vücudumuzda bulunan kemik yapısının ve dişlerin sağlıklı bir şekilde ayakta kalmasını sağlar. Her birey kalsiyum gereksinimi karşılayacak derecede kalsiyum içeren besinler tüketmeye özen göstermelidir. Vücuda alınan kalsiyum öncelikle kemiklerde depolanır. Ve uzun süreli kalsiyum alınmaması durumunda, vücudumuz kemiklerde depoladığı kalsiyumdan kullanmaya başlar.

Bu durumun uzun süreli olması, kemiklerin güçsüzleşmesine ve vücudun olumsuz şekilde tepkimeler vermesine yol açar.
Kalsiyum eksikliğinin zararları, yaygın olarak bilindiği gibi sadece diş çürükleri ve kemiklerin kolay kırılması ile sınırlı değildir. Aynı zamanda yeterli miktarda kalsiyum ihtiyacı karşılanmadığında, kaslar üzerinde, sinir sistemi üzerinde ve kalbin düzenli çalışmasında olumsuz etkiler meydana getirebilir.
Kalsiyum eksikliğinin zararlarından bir diğeri ise kanın pıhtılaşmasında oynadığı büyük rolden vücudu mahrum bırakmasıdır.
Özellikle çocuklar için kalsiyum çok önemlidir. Çocuk gelişiminde kalsiyum ihtiyacının tamamıyla karşılanması gerekmektedir. Aynı şekilde gebe bayanlar ve bebekler içinde kalsiyum eksikliği zararlara yol açabilmektedir. Örneğin bebeklerde gelişim bozukluklarına neden olabilir.
Kalsiyum eksikliğinin zararları vücudumuzda hani hastalıklara yol açar? Başlangıçta kemik erimesi, eklem ağrıları, el ve ayaklarda ağrılar, uykusuzluk, sinirlilik, kalp çarpıntısı, yüksek tansiyon, depresyon gibi hastalıklara neden olmaktadır.

Kalsiyum eksikliğinin zararları olduğu gibi, kalsiyumun fazla alınmasının da zararları görülmektedir. Kemiklerde kireçlenme ve böbrek taşı gibi sağlık sorunları ortaya çıkabilmektedir.
En fazla kalsiyum içeren besinler süt ve süt ürünleridir. Buna bağlı olarak sebzelerde de kalsiyum bulunmaktadır. Fındık, fıstık, keçiboynuzu ve balıkta kalsiyum içeren besinler arasındadır.
Kalsiyum eksikliği belirtileri başladığında doktora başvurmanızda ve tedavi için destek almanızda büyük fayda vardır.
Kaynak:  saglik.zararlari.com
Sağlıcakla ve sevgiyle kalın
Tülay Okcu




Magnezyum eksikliği belirtileri


Bu sorun, magnezyumun kan tahlillerinde gözükmemesi nedeniyle genelde tanı koyulması zordur . Magnezyumun sadece %1’i kan akışında saklanmaktadır. Ayrıca, doktorların çoğu magnezyum düzeyini tahlillere eklemez ve bu nedenle magnezyum eksikliğine sahip olup olmadığınızı bilemezsiniz.

Amerika Birleşik Devletleri gibi sanayileşmiş ülkelerdeki çoğu insanda magnezyum eksikliği olduğu ancak bundan çok az insanın haberi olduğu düşünülmektedir. Bu eksikliğin beraberinde birçok hastalığı getirebileceğini not etmekte yarar vardır.


MAGNEZYUM EKSİKLİĞİ HAKKINDA BİLMENİZ GEREKENLER
Magnezyum su, oksijen ve temel besinlerden sonra vücudumuzdaki en önemli minerallerden biridir. Bu, vücudun gelişimi açısından, her üçünün düzenlemesinden sorumlu olduğu için kalsiyum, sodyum ve potasyuma göre daha önemli olmaktadır.
Magnezyum eksikliğinin en yaygın belirtilerinden biri aşırı susama ve her gün bol miktarda su veya sıvı tüketimi olmaktadır. Bunun nedeni, vücudunuzun gıdadan gerekli besinleri almaması ve vücudunuzun bunu hidrasyon isteğiyle ifade etmesidir.

Magnezyum eksikliği uyku döngülerinizi bozabilir, stresi arttırabilir veya atletik yeteneklerinizi azaltabilir. Bu, her şeyden fazla yaşam kalitesini etkilemektedir. İlk belirtiler neredeyse algılanmayacak kadar hafiftir. Ardından bacak ağrıları, ayak ağrıları veya kaslarda sancılar gibi daha hassas bir seviyeye ulaşmaktadır. Belirtiler ağırlaştıkça hissizlik, kasılma, sık sık karıncalanma ve aşırı durumlarda koroner spazmları, kişilik değişikliği ve anormal kalp atışları deneyimlenmektedir.
Magnezyum eksikliği özellikle kaslar olmak üzere vücudunuzun bütün organlarını etkileyebilmektedir. Bu nedenle bol miktarda ağrı, gerilme, kasılma veya spazm deneyimleyebilirsiniz. Çene ekleminde bozukluklar, baş ağrıları veya nefes zorluğuna neden olan göğüs sıkışması da gerçekleşebilmektedir.
Bu aynı zamanda kabızlık, adet krampları, idrar yaparken spazmlar, yutkunmada güçlük, ışık hassasiyeti, sese karşı aşırı duyarlılık, sinir sisteminde etkilenme, uykusuzluk, anksiyete, panik atakları, hiperaktivite, agorafobi, PMS, karıncalanma hissi ve kararsızlığa neden olan kas kasılmalarına neden olmaktadır.
Kalp ve damar sistemine istinaden, magnezyum eksikliği aritmi, çarpıntı, göğüs ağrısı (anjin), arterlerde spazm, hipertansiyon ve mitral kapak sarkmasına neden olabilir.

MAGNEZYUM NİÇİN BU KADAR ÖNEMLİDİR?

Vücudunuzun tüm işlevlerini yerine getirebilmesi için magnezyuma ihtiyacı bulunmaktadır. Hücreler magnezyum sayesinde hayatta kalırlar. Magnezyum enzimlerin çalışması için gereklidir ve proteinleri, karbonhidratları ve yağları sentezlemektedir. Ayrıca enerji üretimi açısından da önemli bir role sahiptir. Kısacası, bir magnezyum eksikliği vücudun tüm sistemlerini etkilemektedir. Bol miktarda magnezyum içeren su, bu eksikliği giderebilmektedir.
Bu mineral eksikliğinin ayrıca Diyabeti tetikleyebileceğinin de not edilmesinde yarar vardır. Bazı araştırmalara göre, magnezyum eksikliği olan hastalar kan şekeri üretiminde sorunlara karşı daha yatkın olmaktadır.


GÜNLÜK DİYETE NASIL MAGNEZYUM KATABİLİRİM

Önerilen günlük magnezyum miktarı erkekler için 300 miligram ve kadınlar için 280 miligramdır. Hamile kadınlar 350 miligram tüketmelidir. Magnezyum başlıca fındıklarda (badem, kaju, ceviz veya benzeri) ve bakliyatta (bezelye gibi) bulunmaktadır.
Magnezyum açısından zengin bir günlük rejimi aşağıdaki şekilde uygulayabilirsiniz:
Kahvaltı: Düşük yağlı süt içeren çay ve iki dilim kepekli ekmek/tost.
Ara öğün: 10 adet fındık veya 10 adet badem
Öğle yemeği: Bir fincan çiğ ıspanak, 120 gram doğal ton balığı ve 1 fincan tam tahıl pişmiş pirinç. Tatlı için iki adet doğranmış ceviz içeren hafif bir turta.
Ara öğün: düşük yağlı süt, tahıl ve bir elma
Ara öğün: Bir avuç dolusu kuru üzümle birlikte 2 adet pirinç veya yulaf ezmesi kurabiyesi.
Akşam yemeği: Tavuk göğsü, pazı püresi ve domates ve salatalık salatası. Tatlı için yarım fincan çilek.

Kaynak: sagligabiradim.com
Sağlıcakla ve sevgiyle kalın
Tülay Okcu

8 Haziran 2017 Perşembe

AFFEDİCİ OLMAK NİÇİN ÖNEMLİ?


Affedici olmak, kendimize ve başkalarına yönelttiğimiz negatif enerjiden kurtulmaktır. Bu basit görünse de uygulaması o kadar kolay olmayan bir şeydir.  Her zaman affetmeye hazır olamayabiliriz. Öfkemiz dinmemiş, yaramız çok acı vermeye devam ediyor olabilir. Ya da size yapılanların affedilemez olduğunu, affetmeniz durumunda, yapılanların yapanın yanına kar kalacağını, bunun duygularınızı yok saymak anlamına geleceğini düşünüyor olabilirsiniz. Böyle hissediyor olmanızda bir gariplik yoktur. Bunlar da duyulması, hissedilmesi gereken duygulardır.


Ancak affedici olmak iyileşmek açısından hayati önem taşır. Bir başka deyişle, 
iyileşme ve affetme birbirlerine bağlıdır. Affedici olmadığımız sürece bir parçamız geçmişte takılı kalır, bütünlüğümüzü sağlayamayız.

Acılara takılıp kalmak içimizdeki öfkenin artarak sürmesine yol açar. Oysa böyle davranmakla sadece kendimize zarar vermiş oluruz. Affedici olmadığımız sürece içimizdeki bizi yiyip bitiren, kalbimizin çevresine duvarlar örülmesine yol açan suçluluk duyguları ve yaralar varlığını sürdür. Bu da geçmişe takılıp kalmamıza ve değişme becerimizi yitirmemize yol açar. Affedici olmak ise kapıları ardına dek açar. Baraj kapılarının açılmasıyla enerjimiz özgürce akmaya başlar., bunun sonucunda da  kendimizi hafif ve özgür hissederiz. Affedici olmak, "Kendimi seviyorum; bu nedenle acı çekmeye, bu acıyı taşımaya devam etmek istemiyorum" demektir.
Affedici olmak, yaşanılanları affetmek anlamına gelmez. Yapılanların kötülüğünü ortadan kaldırmaz. Yaşanılan hiçbir şeyi değiştirmez zaten. Ancak çekilen acılar genellikle affedici olmaya direnmemize neden olur. Çünkü affedersek acı çekmek bahanelerimizden de vazgeçmiş oluruz. Suçlayacak kimse kalmaz. Oysa her zaman için başkalarını suçlamak, içinde bulunduğumuz durumu kabullenmekten daha kolay gelir. Affetmeyerek , değişmemek için  mükemmel bir bahane bulmuş oluruz. Bu yolla kurban rolünü oynamaya devam edebiliriz. Oysa bu acıya takılıp kaldığımızda bize acı çektiren insanla ilişkimizi sürdürerek, bu düşüncenin duygularımızı ve tavrımızı belirlemeye devam etmesine izin veririz. Geçmişte yaşadığımız acıları her gün yeni baştan yaşarız. Bu nedenle, kurban rolünü oynamaktan vazgeçmek, bu nefreti aşabilmek, bizim yararımızadır.
Affedebilmek geçmişle hesabımızı kapatmamızı, bu yolla ilerlemeye başlayabilmemizi sağlar. Başkalarını affedebilmek önemlidir, ancak kendimizi affedebilmemiz de en az onun kadar önemlidir. Kendimizi affetmemiz, kendimizi olduğumuz gibi, tüm hatalarımızla, zayıflıkarımızla kabul edebilmemiz anlamına gelir. Kendimizi ne kadar affedebilir, acılarımızdan kurtulabilirsek, başkalarına karşı da o kadar affedici olabiliriz.  

Kaynak: Debbie Shapiro Bedeninizi dinleyin