Translate

9 Ekim 2017 Pazartesi

Bilinçaltındaki 21 Gün Kuralı Nedir?



Herhangi bir alışkanlık kazanmak istediğinizde ya da bir alışkanlığınızı değiştirmek istediğinizde çevrenizden daima duyduğunuz bir cümle vardır:” 21 gün dayanırsan geçer!”. Kimimize göre bir şehir efsanesinden farkı olmayan bu cümle aslında içinde ciddi bir bilim barındırıyor. İnsanların çoğu için bu süre yetersiz ya da gereksiz olarak görülebilir. Oysa 21 gün beynin yeni bir şeyi kabullenmesi ya da var olan bilgiyi unutması için tamamen yeterli bir süre.
21 Günün Gizemi Nedir?
Bu gizem, yeniden öğrenmeyi destekleyen, olumlu ya da olumsuz inançlar ile davranış halini almış alışkanlıkları terk etmeye yarayan beynin ihtiyaç duyduğu süredir. Beynin yeniden programlanabilmesi için 21 günlük bir süreye ihtiyacı vardır. beyin 21 günde kendine format atarak yeniden programlanır.
Kuantum, Newton gibi fizikten beslenen herkesin, kısaca bilim insanlarının da desteklediği bu kural bir hurafe değil gerçektir. Kişi böylece kendine istediği alanda yeniden format atabilme yeteneğine sahip olabilir.
21 Gün Kuralını Diyet Yaparken Kullanabilirsiniz
21 gün kuralı kişinin sadece fiziksel bedenini değil, aynı zamanda ruhsal dönüşümünü de desteklemesi açısından önemlidir. Diyet yapan biri için en zor zamanlar ilk günlerdir. Genel olarak baktığımızda pek çok kişi tatlı yeme alışkanlığı sebebi ile diyetini devam ettiremez. Oysa 21 gün kuralını uygulayan bir kişi, 21 gün boyunca ağzına tatlı sürmediği takdirde beyin bu tadı kendine format atarak unutacak, böylece diyet yapan kişinin tatlı yeme isteği de ortadan kalkacaktır.

 Yeni Alışkanlıklar Kazanmak Çok Daha Kolay

Bir alışkanlığı ondan kurtulmaya çalışarak değiştirmeniz oldukça zor. Oysa yeni bir alışkanlık kazanmanız sandığınızdan çok daha kolay olacaktır. Aynı şekilde kötü bir alışkanlığı yok etmek de yeni bir şey öğrenmekten zordur. Eğer yeni bir alışkanlık kazanmak istiyorsanız, hiç ara vermeden 21 gün boyunca aynı alışkanlığı tekrar ettirmeniz gerekmektedir. Çünkü alışkanlık haline dönüştürmek istediğiniz yeniliğin zihinde ve hücresel bellekte kalıcı olarak yerleşmesi 21 gün sürer.
Alışkanlıklar tekrarlanarak kazanılırlar. Zihniniz ve kaslarınız her gün düzenli olarak tekrar edilen bir şeyi otomatiğe bağlar. Bireysel gelişim yolculuğunuzda bilinçaltınıza bir süre tanımanız yerinde olacaktır. Bu sürede bilinçaltınız olgunlaşacaktır. Burada asla unutmamanız gereken tek kural var; 21 gün boyunca istediğiniz şeyi hiç sekteye uğratmadan her gün düzenli olarak yerine getirmeniz geriyor.

Yürüme Eylemini Düşünerek Yapmıyoruz

Sık tekrar ettiğiniz şeyleri bir süre sonra düşünmeden yaptığınızı fark ettiniz mi? Sabah uyandığınızda istemsizce yüzünüzü yıkadığınızı ve yürüdüğünüzü fark etmeniz bile tekrarlanan şeylerin düşünmeden gerçekleştirildiğine örnek olarak verilebilir. Bu açıdan düşündüğümüzde hayatımızdan çıkmasını istediğimiz ve hayatımıza katmak istediğimiz tüm davranışları düzenli tekrarlar ile yaşamımızdan uzaklaştırmamız ya da kazandırmamız mümkün olacaktır.
Kaynak: Kadın.com

Yarım kalmışlık Sendromu ya da Zeigarnik Etkisi


Zeigarnik etkisi, ilk kez Rus psikolog Bluma Zeigarnik tarafından keşfedilmiştir ve yarım kalmış, tamamlanmamış şeylerin daha kolay hatırlanabildiğini ortaya koyan bir kavramdır. Ve bu etki bize, yarım kalmış aşklarımızı unutamayışımızı, yarıda bıraktığımız şeylerde sürekli aklımızın kalışını çok net açıklar aslında. Ve “Devam edecek” şeklinde en önemli yerinde yarıda bırakılan diziler, bu psikolojik etkinin en bariz örneklerinden sayılabilir.


Rus psikolog Bluma Zeigarnik’in (resimde solda, evet solda, hayır erkek olan değil, soldaki kadın) ismiyle anılıyor. Viyana’da gittiği restoranda otururken tuhaf bir durum Zeigarnik’in dikkatini çekiyor. Garsonların siparişleri sadece servis sürecinde hatırladıklarını fark ediyor. Servisi tamamladıklarında siparişler hafızalarından buharlaşıp gidiyor.
Çalışmalarına dönen Zeigarnik bu durumla ilgili bir teori geliştirmeye koyuluyor. Laboratuar ortamında bir deney oluşturuyor. Deneklere yirmi kadar basit görev veriyor; bulmaca çözmek, ipe boncuk dizmek gibi görevler. Yalnız bazen araya girip yapmakta oldukları işi yarıda kesmelerine neden oluyor. Daha sonra deneklere hangi görevin daha çok akıllarında kaldığı soruluyor. Tamamladıkları işlerden çok yarım bırakmak zorunda kaldıkları işleri hatırlayanların sayısı diğerlerinin iki misli çıkıyor. Arkası Yarın
İşte size bir ipucu daha: Seyirciyi o kanalda tutmak için televizyoncuların kullandığı en eski numaralarından biridir haftalık dizi filmler. Dizinin son sahnesi şok edici, yarım kalmış, sonucu belli olmayan bir resimle biter örneğin. Kahramanımız balkondadır ve arkasından yaklaşan bir gölge onu sırtından iter. Sahne burada dondurulur. Kahramanın düşüp düşmeyeceğini öğrenmek için ertesi haftayı beklememiz gerekiyordur.
Sonra şu yazıyı görürüz: DEVAM EDECEK
Ertesi hafta sonucu görmek için yine o kanalı açarsınız çünkü gizem aklınızda kalmıştır, zihninizi hâlâ meşgul etmektedir. Tamamlanmamıştır.
Büyük romancı Charles Dickens da aynı tekniği kullanırdı. Eserlerinin çoğu, daha sonradan tam olarak yayımlanmış olsa da önce tefrika halinde basılmıştır. Oliver Twist örneğin.

Madem Başladım O Zaman Bitireyim
Bütün bu örneklerin ortak noktası şu ki, insan bir işe başladı mı onu yarım bırakmaktan çok bitirmeye eğilimli oluyor. Erteleme illetine şayet haddinden büyük bir işle karşı karşıyaysak tutuluyoruz ve o işe başlamayı sürgit geciktiriyoruz. Bu da genellikle ya nasıl ya da nereden başlayacağımızı bilemediğimiz durumlarda oluyor.
Zeigarnik Etkisinin bize öğrettiği şu ki, ertelemeyi yenmekte kullanabilecek bir silah varsa o da bir yerden, herhangi bir yerden başlamak.
En zor kısmından başlamayın elbette. Önce daha kolay olan kısımları deneyin. Büyük bir projenin bir parçasının bile altından kalktığınızda gerisi gelecektir. Bir kere başladınız mı içinizde bir dürtü oluşur. “Madem başladım, bitireyim.” Zihninizin gerisinde, farkında bile olmadığınız bu küçük ses sizi o görevi tamamlamaya teşvik eder. Dünyanın her yanında onca insan Lost dizisini nasıl seyretti sanıyorsunuz?
Gayet basit bir tekniktir bu ama sıklıkla aklımızdan çıkar; yine gidip bir işin en zor kısmına dikeriz gözümüzü ve gözümüzde büyütürüz işi. “Yapamayacağım” düşüncesi ertelemenin en sevdiği kardeşidir.
Yalnız Zeigarnik Etkisinin önemli bir istisnası var. Bir şeyi elde etmek için yeterince motive olmadığımız durumlarda bir işe yaramaz. Şurası gerçek ki, bir şeyi imkânsız ya da sıkıcı buluyorsak zahmete girmeyiz.
Ama ulaşılabilir bulduğumuz bir amaç için sadece bir adım atmak çok büyük bir fark yaratır.
Yani uzun lafın kısası, yarım bıraktığımız her şey zihnimizi oyalar...
Kaynak: Kuraldışı 




11 Eylül 2017 Pazartesi

Katarakt Günlüğüm 3. Bölüm



Gözümü bandajladıktan sonra yüzüme, gözüme beş gün su değdirmenin yasak olduğunu tembihleyip eve yolluyorlar. Bu sıcakta yüzümü ve saçlarımı yıkayamama düşüncesi hiç hoşuma gitmiyor, ama yapacak bir şey yok. Ameliyat biteli birkaç dakika olmuş ama zerre kadar acı çekmiyorum. Bunu beklemiyordum doğrusu. Ama ne kadar heyecan yaptığımı şimdi anlıyorum, çünkü kan şekerim aniden düşüyor. Eve dönüş yolu on dakika sürse de bana çok uzun geliyor. Güneşin parlaklığı da dayanılmaz. Eve varır varmaz uzanıyorum, enerjim yok oldu bir anda, bedenim yapılan müdahaleye tepki gösteriyor belli ki.

Ameliyattan iki saat sonra ilk kez damla damlatmam gerek. Yani bandajı söküp, yeni görüşümün test sürüşünü yapabileceğim. Çok heyecanlıyım, çünkü ameliyattan sonra ilk gördüklerim epey bulanıktı. Ne kadar zamanda düzelir acaba? Yattığım yerden açık gözümü saatten ayırmıyorum. Ve nihayet o uzun iki saat geçiyor. Bandajı açmaya çalışırken meraktan çatlayacağım, çünkü doktorum lens bir kez takıldığında geri dönüşü olmadığını söylemişti. Ya bundan sonra hep bulanık görürsem ne olacak? Bandajı aralayıp karşıya bakıyorum ve gördüklerime inanamıyorum: her şey pırıl pırıl ve çok keskin. Sanki biri beynimdeki eski tip televizyon üstü  antenini çıkarıp, yerine full HD çanak anteni takmış. Eski tip antenle televizyon izlemişliğiniz varsa ne demek istediğim anlarsınız... Damlalarımı damlatıp gözümü bandajlıyorum yine. Nasıl olsa 4 saat sonra bandajı çıkarma iznim var, bu yeni görüşün keyfini o zaman çıkarırım.

Dört saat de geçiyor, bandajı söküp atıyorum. Damlalarımı damlatıyorum. Damlalar iki saatte bir kullanılmak zorunda, ama iyileşmek için şart. İşin ucunda bu kadar iyi görmek varsa damlatırım tabi ki, ne olacak. Kalkıp evde dolaşmaya başlıyorum. O da ne? Bir anda deli gibi midem bulanmaya başlıyor. Bir kaç adım daha yürüyorum, bu sefer de başım dönüyor. Ne oluyor böyle? Hemen gidip koltuğa oturuyorum ama durum değişmiyor. Gözlerimi kapatınca geçiyor. Biraz bekliyorum gözümü açıyorum... hop yine midem bulanıyor, hatta daha da kötü bulanıyor... kusmak istiyorum... o derece bulanıyor. Hayda! Bu ne şimdi? Telaşlanıyorum. Gözlüğümü takıyorum, o da olmuyor, hatta başım sarhoş gibi dönüyor. Zaten gözlüğümdeki sağ cam ameliyat öncesi cam. Onunla istesem de göremem ki.

O an birden durumu anlıyorum. Bir gözüm iyi görüyor, diğeri eskisi gibi. Beynimdeki eski kayıtlar ve yeni durum çakışınca sistem error veriyor. Yani beyin bu yeni verileri nasıl değerlendireceğini bilemediği için arıza butonuna basıyor. Beynime ve kendime acıdığım için gözümü tekrar bandajlayıp gözlüğümü takıyorum ve bulantı da, baş dönmesi de geçiyor. Sabah bir daha denemeye karar veriyorum, zaten kontrole gitmem gerek, olmadı doktoruma danışırım. Ertesi gün uyanınca bandajı söküp kalkıyorum; mide bulantısı ve baş dönmesinden eser yok. Beynimiz ne muhteşem bir organ böyle, makul bir adaptasyon devresinden sonra duruma hemen alışıveriyor.

Aradan neredeyse üç hafta geçti ve çok iyiyim, hatta öbür gözümü de düzelttirmek için can atıyorum. Bitirmeden önce birkaç kısa not da aktarmak istiyorum. Aklınızda bulunsun.

*O beş günlük su yasağı boyunca kadar duş almak serbest, sadece kafanıza su değmeyecek. Ben de bu sorunu saçlarımı kuaförde yıkatarak hallettim.

*Bir kaç hafta boyunca kafayı denize havuza sokmak da yasak. Ayrıca gözü güneş ışığından da korumak gerek.

*Göz damlaları beş altı hafta devam ediyor. Zaten damla zamanı geldiğinde bunu hissediyorsunuz, gözde bir kuruluk başlıyor.

*Katarakt ameliyatıyla uzak görüşüm tamamen düzeldi. Ama yakını görme kusuru azalsa da düzelmiyor. Yani öyle bir beklentiye girmeyin. Benim yakın numaram 3.5 'tan 2'ye düştü o kadar. Ben ameliyat olan tarafa 0 numara gözlük camı taktırdım, diğer taraf da eskisi gibi duruyor. Yani bir anda gözlüklerden kurtulmuyorsunuz.

*En önemli bilgi de şu: Katarakt ameliyatlı gözleri ömür boyu ovalamak yasak (işte bu bana çok zor geliyor, zira gözlerimi çok ovalarım)

*Bir kaç kişi nerede ve kime ameliyat olduğumu sordu:
Ameliyatım Sgk kapsamında yapıldığı için, para ödemedim, yani sigorta karşıladı. Onun için  nerede ve kime sorularına rahatlıkla cevap verebilirim. Kuşadası Adagöz Hastanesi  Doktor Eser Paşa. Hastane personeli hem çok güler yüzlü hem de çok yardımcı. Doktorum zaten dünya tatlısı. Kesinlikle tavsiye ederim. Kendisine de çok teşekkür ediyorum.

Vakit ayırıp okuduğunuz için çok teşekkür ediyorum.
Sevgi ve Sağlıcakla kalın
Tülay Okcu


10 Eylül 2017 Pazar

Katarakt Günlüğüm 2. Bölüm


Ameliyat günü hastaneye gittim. Korkmadım, endişelenmedim dersem yalan olur. Neticede bilincim yerindeyken gözümü ameliyat edecekler, göz bu başka bir şey değil. Ya gözleri kırpmak istersem, acı duyacak mıyım... nasıl olacak, gibi bir sürü düşünce dolaştı durdu kafamda. Ama herkesin söylediği, "çok basit bir ameliyattır" sözleri beni teselli ediyor nedense. Korkunun ecele faydası yok, bir gayret atlatacağım bunu.
Ameliyattan önce bekleme salonunda beş dakikada bir gözüme damla damlatıyorlar, ama gözüm zaten pek görmediği için, bu damlaların nasıl bir etki bıraktığını anlamıyorum bile. Nedense kafamda hep bir Louise Hay cümlesi dolaşıp duruyor: "Hayatında görmek istemediğin ne var?" Bu sorunun cevabını düşünürken vakit geçiyor ve ameliyathaneye çağrılıyorum. Hadi hayırlısı!



Arkadaşımla vedalaşıyorum sadece, katarakt ameliyatına girerken helalleşmek biraz abartılı olur yani. İçerde ameliyat kıyafeti ve bone giydiriyorlar. Komik görünüyorum, ama olsun . Son bir damla daha damlatıyorlar ve ameliyathaneye giriyorum. Doktorum çok neşeli ve rahat. Güzel. Heyecanlı ve endişeli görünse oradan hemen kaçardım sanırım. Zaten benim heyecanım ikimize de yeter Doktorcuğum, sen zahmet etme.
Ameliyat masasına uzanıyorum ve bana sorulan ilk soru şu: "Ellerinizi bağlamamızı ister misiniz?" Bir anda kendimi kurbanlık koyun gibi görüyorum ve kurban bayramına daha üç gün var, yok kalsın. Uslu duracağıma söz veriyorum ve ameliyat başlıyor.
Yüzüme bol miktarda tentürdiyot sürüp, bir örtü yerleştiriyorlar, sadece ameliyat olacak gözüm açıkta kalıyor, yani öyle sanıyorum, çünkü o damlalardan olacak sadece ışık görüyorum. Gözüm açık kalsın diye bir alet takıyorlar ve ameliyat aşamasının en sevimsiz kısmı bu. Doktorum tatlı, tatlı konuşurken işlem başlıyor. Acı yok, hem de hiç. Güzel. Düşündüğüm kadar kötü değilmiş. "Şimdi çok ışık gelecek ve rahatsız olacaksın", diyor ve gerçekten rahatsız oluyorum, gözümde bir şeyler oluyor ama hissetmiyorum. "

"Şimdi ışık kaybolacak, bunu hiç sevmeyeceksin ama bunu ben yapıyorum diyor ve  ışık gidiyor. Ne oluyor be? Işık nerde? Diğer gözümü korkudan kapattığım için zifiri karanlık. Doktor haklı, bunu hiç ama hiç sevmedim. Ameliyatta tek paniklediğim an bu an işte. Tek düşündüğüm şey şu: "Allahtan bir gözüm daha var! En kötü tek gözle idare ederim." Bu durum belki 20 saniye filan sürüyor, ama bana yetiyor.
"Şimdi ışık dönecek", dediği anda ışık dönüyor... hem de ne dönmek! Gördüğüm renklerin güzelliğini anlatamam. Hani uzaydan galaksilerin rengarenk resimler var ya onlar bin kat güzelini görüyorum. Huşu  içinde renk ve şekilleri izlerken, doktorum kataraktı temizlediğini ve artık lensi takacağını söylüyor. Tamam doktorcuğum, sen nasıl uygun görürsen, ışığım geri döndü ya, iyiyim ben.

Lens takma kısmı az biraz rahatsız ediyor, ama kısa sürüyor. "Lense cila atıp kapatacağım ve ameliyat bitecek", diyor doktorum. Cila? Enteresan... ama ben sadece o iki kelimeyi duyuyorum: Ameliyat bitti. Oh be. Gazam mübarek olsun. Kalkabilirsiniz dediklerinde ayağa fırlıyorum. Gözümü bantlamak için bir koltuğa götürürlerken etrafa bakıyorum. Görüyorum! Görüntü pek matah değil, idare eder, ama görüyorum en azından. Gözümün içini kazıdılar ve ameliyat biteli 10 saniye olmuş ve ben nasıl bir beklenti içindeysem artık... Zaten hemen gözümü bandajladıkları için daha fazla araştırma yapamıyorum. Peki o zaman bandajın çıkmasını bekleyeceğim.        

Devamı yarın 😊


9 Eylül 2017 Cumartesi

Katarakt Günlüğüm 1. Bölüm


Gözlük kullanmaya çok alıştım; yaklaşık 6-7 yıldır uzak yakın gözlüğü kullanıp durumu idare ederken geçen yıl doğru düzgün göremediğimi fark ettim. Beyin görüntüyü tüm olarak algıladığı için sorunun tek gözden kaynaklandığını fark etmiyorsun bile. Ben de suçu gözlük camlarına atıp durmadan camlarını temizlemeye başladım, tik oldu resmen. Ne kadar silersem sileyim kirli pencereden bakıyormuşum gibi. Doktora gittim, "Gözlük camlarını silmeyi bırakabilirsin, çünkü sağ gözünde Katarakt oluşmuş." dedi. Katarakt daha körpecik bir yavru olduğu için, ameliyat için büyüyüp serpilmesini beklememiz gerekir deyip beni yolladı. Katarakt yüz yıl önce körlüğe yol açarken, artık basit bir ameliyatla sorunu ortadan kaldırıyorlar. Bunu bildiğim için çok da önemsemedim. Madem öyle büyümesini bekleyip ameliyat olurum olur biter dedim.

Katarakt normalde yavaş gelişir. Bende öyle olmadı. Benim yavru katarakt beş ay içinde ergenliği filan atlayıp doğrudan yetişkin ve gelişkin bir katarakta dönüştü. Görmem hızla bozuldu, şöyle ki : uzun sıcak bir duştan sonra banyonun aynası buğulanır ve aynada sadece silueti görürsünüz, ama ayrıntı yoktur, işte ben öyle görüyorum. Öbür göz de zaten çok iyi değil ve halihazırda iki gözün işini birden yapsa da yetersiz kalıyor. Merdivenlerden inerken zorlanmalar, yolda tökezlenmeler başladı; televizyonu da anca dibine kadar gidince seçebiliyorum.Her nedense bulutlu havalarda görüşüm daha da bozuluyordu. Çok parlak ışıkta da iyi göremiyorsun. Karşıdan ışık gelince de olmuyor... öyle de olmuyor böyle de olmuyor. Aman işte sadece katarakt dedikleri şeyle yaşamak böyle bir durum işte.

Şimdi romatizmamı doğal yollarla yendiğim için, katarakt için de aynı şeyi denemeye karar verdim. Hemen araştırmaya koyuldum... karşıma bir kaç öneri sürekli çıkınca, aktara koşup hepsini aldım. Hint yağı damlatın yazıyordu, damlattım. Anason, Gojiberry, Yabanmersini, ne varsa yedim ama Kataraktım Nuh diyor, peygamber demiyor.


10 ay beklemişim zaten ve çok sıkıldım. Yolda hızlı yürümeye alışmışım, düşme korkusundan ağır aksak hareket etmek ruhumu sıkıyor. Doktora gidiyorum. Bana müjdeyi veriyor: sol gözümde de katarakt başlamış, görme oranım 80%, sağ gözde ise 20%. Ortalarda öyle Leyla gibi gezinmem boşuna değilmiş meğer, yarı kör durumdayım haberim yok. Hemen ameliyat olmaya karar veriyorum. 
Devamı yarın 😊

11 Ağustos 2017 Cuma

Bir kişinin size yalan söylediğini anlayabilir misiniz?

Yalan söyleyen kişi ne tür davranışlarda bulunur?


  • Yalan söyleyen kişi göz temasında bulunmamaya çalışır, göz göze gelmemek için elinden geleni yapar.
  • Yalan söyleyen ya da bir gerçeği saklayan kişi, ellerini ve kollarını daha az kullanır.
  • Soru sorulduğunda elleri sımsıkı kapanıyor veya avuçları aşağı dönüktür.
  • Ellerini yüzüne ya da boynuna doğru götürüyor olabilir. Bunun haricinde bedeniyle pek temas kurmaz.
  • Verdiği cevap nedeniyle içinin rahat olduğunu göstermeye çalışan kişi belli belirsiz kaçamak bir şekilde omzunu silker.
  • El ve kol hareketleri ile söylediği sözler arasında zamanlama hatası vardır.
  • Şaşırmış, korkmuş ya da mutluymuş rolü yapıyorsa, yüzünde beliren ifade, ağız bölgesiyle sınırlı kalacaktır.
  • Genellikle yalan söyleyen kişinin sırtı dik pozisyonda değildir.
  • Kendisini itham eden insandan uzaklaşmak isteğiyle muhtemelen bakışlarını kapıya doğru çevirir.
  • Konuştuğu insanla ya çok az fiziksel temas kurar ya da hiç kurmaz.
  • İşaret parmağını ikna etmek istedigi kişiye yöneltmez.
  • Kendisini itham eden kişiyle arasına bir takım nesneler koyar.
  • Bilinçaltından sızan gerçek duygular, düşünceler ve niyetler dil sürçmesi şeklinde ortaya çıkar.
  • Karşısındaki kişi anlattığı hikayeye inanana kadar fazladan bilgi vermeye devam eder.
  • Sorulara asla doğrudan cevap vermez, dolaylı olarak ima eder.
  • Yalan söyleyen kişi, ‘ben, biz ve bizim’ gibi zamirleri ya çok az kullanır ya da hiç kullanmaz.
  • Kullandığı kelimeler açık ve net olmayabilir.
  • Sorulan soruya oranla aşırı bir tepki gösterir.
  • Bütün sorularınıza cevap verebilir ama kendisi size soru sormaz.
  • Konu değiştirildiğinde rahatlar ve gerginliği azalır.
  • Haksız yere suçlandığına sinirlenmez. ‘gerçeği söylemek gerekirse’, ‘dürüst olmak gerekirse’ ve ‘neden yalan söyleyeyim ki’ gibi cümleler kullanır.
  • Soruyu önceden düşünmüş ve cevabı hazırlamıştır.
  • Sorunuzu tekrar etmenizi ister ya da soruya soruyla karşılık verir.
  • Konuşmasına, ‘yanlış anlamanı istemem ama’ gibi bir cümleyle başlar.
  • İlginizi dağıtmak için şaka yapar ya da dalga geçer.
  • Daha ayrıntılı açıklama gerektiren konuları sıradan bir şeymiş gibi aktarır.
Kaynak: kisiselbasari.com

20 Temmuz 2017 Perşembe

Üzerlik ya da Nazar Otu



İlginç özellikleri bulunan Üzerlik otu, nam-ı diğer nazar otundan arkeologlar eski yerleşim yeri kalıntılarını bulmak için faydalanırlarmış. Çünkü bu bitki fosforik asit bakımından zengin toprakları tercih eder. Fosforik asit ise insan yerleşimlerinin olduğu yerlerde bulunur. Bildiğiniz gibi insan vücudunda en fazla bulunan elementlerdendir fosfor. Bu açıdan höyüklerin, harabelerin hatta mezarlıkların olduğu yerlerde yetişir bu bitki.




Kadim tarihte, üzerlik otunun yakılması eşliğinde yapılan ayinlerin, insanı ruhsal açıdan arındırdığına inanılırdı. Günümüzde Üzerlik otu gerek yakılarak, gerekse kaynatılıp solunarak bir takım şifa özellikleri aranmaktadır. Eski şamanların, Üzerlik otunu yakarak dumanını solumalarının nedeninin, üzerlik dumanının Dimetiltriptamin (DMT) adlı bir hormonu arttırıcı özelliklerinin olması ve bu hormonun Sodyum  Fluoridin denen beyin için zararlı bir bileşiği dengelemesi ile yaşanan rahatlamadan kaynaklandığı düşünülmüştür. Eski inanışlarda bu otun insanın üçüncü gözünü açtığı ve şamanları transa geçirdiğine inanılmıştır. Üzerlik tohumu tütsüsü kişileri ve mekanları negatif enerjilerden arındıran bir psişik etkiye sahiptir, ama Adaçayı arasındaki fark, üzerlik tohumunun daha sert enerjilerle mücadele edebilme gücüdür. Bu sert enerjilerin, metafizik varlıkların yaydığı frekanslar olduğunu düşünenler vardır.

Peki Ada çayı Yakmak ne işe yarar? Genellikle evde yapılan bu işlem, evdeki negatif enerjinin ortamdan gönderilmesini sağlar. Adaçayı tütsüsü binlerce yıldır birçok ülke ve dinde kullanılmaktadır. İnsanı sakinleştiren bir etkisi vardır.

Ben evde sık, sık adaçayı yakarım. O gün üstümde bir ağırlık varsa, ya da enerjisini sevmediğim insanlar eve gelip gittiyse adaçayı yakarım. Hatta üstüne bir tutam üzerlik otu ve çörek otu serpiştiririm. Bu iş için eski bir tavam var, tohum ve yaprakları tavaya serpiştirip, ocağı yakıyorum; bir süre sonra da tütmeye başlıyor zaten. Tütmeye başladıktan sonra tavayı bütün evde de gezdirebilirsiniz. Kokusu bütün eve yayıldığı için ben bunu yapmıyorum. Deneyin bence.
Sevgi ve sağlıcakla kalın 😊
Tülay Okcu